Grip Aşısı Yaptırmadan Önce İki Kere Düşünün!

20091015_h1n1-influenza-vaccine_33Konu sağlıktan açılmışken aynı hızla devam edeyim dedim. Aralık ayı başından beri H1N1 ve H3N2 kodlu iki tipi bulunan Influenza A virüsü etkisini hissettirmeye başladı ve bu virüsün yol açtığı grip hastalığına karşı aşılanmak gerektiği uzmanlar tarafından yeniden gündeme taşındı son günlerde. Ben aşılara karşı ciddi soru işaretleri taşıyan ama yine de zorunlu tutulan aşıları yaptıran bir anne olarak ne kendim için ne de çocuğum için grip aşısı yaptırmadım şu güne kadar.

Nedeni ise istatistiklerde gizli. Amerikan halk sağlığı enstitüsü Center for Disease Control and Prevention (CDC) tarafından açıklanan verilere göre 2013 yılında grip aşısı genel popülasyonda sadece %56 oranında etkili oldu. Bu oran 65 yaş üstü kişilerde %27′ye kadar düştü. Aşı, 65 yaş üstü nüfusta gribin en ağır tipine sebep olan H3N2 virüsüne karşı ise sadece %9 oranında etkili oldu. Aşının 2 yaş altındaki çocuklarda da çok düşük oranda etkiye sahip olduğu biliniyor.

Aşının savunucusu ve teşvik edicisi konumunda olan CDC bile şunları kabul ediyor:

- Grip aşısının hiç etkili olmaması mümkündür.

- Aşının o yılki grip virüsüne karşı etkisi kişiden kişiye farklılık gösterebilir.

- Grip aşısı gribin yol açtığı semptomlara benzer belirtilere sebep olan diğer virüslerden kaynaklanan enfeksiyon ve hastalıklara karşı koruma sağlamaz.

Kar amacı gütmeyen, bağımsız bir araştırma kurumu olan ve kanıta dayalı oluşturdukları standartları uluslararası düzeyde kabul gören Cochrane Collaboration,  grip aşısı konusunda yürütmüş oldukları 50 farklı araştırmaya dayanarak, tek bir kişinin gribe yakalanmasını önlemek için 100 kişinin grip aşısı olması gerektiğini belirtiyor. Cochrane Collaboration’a bağlı çalışan araştırmacılar grip aşısının, virüsün insandan insana geçişini azalttığına ya da zatürre gibi komplikasyonları önlediğine dair herhangi bir kanıt bulamadıklarını söylüyor.

Siz de kendinizi ve sevdiklerinizi gribe karşı aşılatmadan önce risk-fayda analizini çok iyi yapın. Bir çok uzmana göre grip aşısının faydalarına dair ciddi soru işaretleri bulunuyor. Aşıyla ilgili dile getirilen bazı riskleri ise şunlar:

  • Grip aşısı sizi domuz gribi (H1N1) de dahil olmak üzere çeşitli grip virüslerini kapmaya daha elverişli bir konuma sokabilir
  • Grip aşılarının bir çok yan etkisi vardır ve diğer aşılara nazaran grip aşılarının alerjik etkiler ve bağışıklık sistemi reaksiyonları gibi ciddi yan etkilerinin ortaya çıkma riski daha yüksektir.
  • Firmadan firmaya değişiklik göstermekle birlikte grip aşılarının çoğunda cıva, antibiyotikler, MSG, formaldehit (kanserojen madde), yumurta proteini ve domuz jelatini gibi hayvan hücreleri bulunur.
  • Burun spreyi formatında olan ve canlı virüs taşıyan grip aşıları kullanan kişiler 3 hafta boyunca grip virüsünü başkalarına bulaştırabilirler.
  • Grip virüsünün belli türlerine karşı yaygın aşılanma başka grip virüsü türlerinin yaygınlaşmasına yol açar.

İlk 48 saat içinde alınmak kaydıyla grip virüsüne karşı etkili olan ilaçlar mevcuttur, kaldı ki grip tedavi edilmese bile sağlıklı bebekler, çocuklar, gençler ve orta yaşlı yetişkinler herhangi bir sıkıntı yaşamadan gribi atlatabiliyorlar. Kronik akciğer rahatsızlıkları, kalp sağlığı problemleri ve bağışık sistemiyle ilgili zaafiyet yaşayan kişiler ise gribe yakalandıklarında daha büyük komplikasyonlar yaşama anlamında yüksek risk grubunda yer alıyorlar ve bu kişilerin grip aşısı konusunda doktorlarının tavsiyesi ile hareket etmesi en doğrusu.

Yüksek risk grubu dışında kalanların gribe yakalanmamak için şu stratejileri uygulaması öneriliyor:

- Bol sebze ağırlıklı, çok az oranda (ya da hiç) tatlı, nişastalı ve işlenmiş gıda içeren bir beslenme tarzını benimsemek

- Çok iyi bir uyku düzenine sahip olup her gün en az 8 saat uyumak

- Eksiklik durumunda D vitamini takviyesi almak

- Düzenli olarak hareket etmek, egzersiz yapmak

- Stres düzeyini düşük tutmak

- Altta yatan sağlık sorunlarını tedavi ettirmek

- Hastaneleri mümkün olduğu kadar az ziyaret etmek

Bunların yanı sıra, vücudunuzun ihtiyacı olan besleyici öğeleri aldığından emin olmak ve bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için iyi kalite probiyotik ve multivitamin takviyeleri almayı da düşünebilirsiniz.

Sağlıklı, gribin kapınızdan içeri girmediği bir kış sezonu geçirmeniz dileğiyle…

Hem Küçüklere Hem Büyüklere Doğal ve Bitkisel Öksürük Şurubu

Ev yapımı öksürük şurubuHerkesin yeni seneye sağlık ve ağız tadıyla başladığını umarak öncelikle tüm dostlarıma ‘iyi seneler’ diliyorum. 2014′ün ilk konusu öksürük. Malum, kış mevsimiyle birlikte sinsi virüsler ortalıkta kol gezmeye başladı. Küçük oğlum da bundan nasibini aldı ve gittiği anaokulunda kaptığı virüs sebebiyle önce krup hastalığına yakalandı, ardından RSV, yani Respiratuar Sinsisyal Virüs, oğlumu etkisi altına aldı. Özellikle üst solunum yollarında ödem sonucu gelişen, akciğere ana hava girişini engelleyen ve üç yaş altında oldukça tehlikeli olabilen krup hastalığı döneminde, Batu durdurulamayan öksürük nöbetleri geçirdi. Hastalık bize zor günler yaşattı ve geçti ama oğlum öksürmeye devam etti. İşte bu dönemde ben de öksürük için doğal terapiler aramaya başladım. Zira, içi efedrin, dekstrometorfan gibi zehir saçan kimyasallar, yapay renklendirici ve aromalarla dolu öksürük şuruplarından kullanmaya asla niyetim yoktu.

Prof. Ahmet Rasim Küçükusta Öksürük Şuruplarına Karşı Uyarıyor

Göğüs hastalıkları uzmanı olan ve görüşlerine son derece saygı duyduğum Prof. Ahmet Rasim Küçükusta da öksürük şuruplarının dünyanın etkinliği kanıtlanmamış, üstelik pek çok yan etkileri de olan ilaçlarının başında geldiğini, öksürüğün bir hastalık değil onlarca hastalığın belirtilerinden biri olduğunu, öksürüğü kesici ilaç yazmak yerine öksürüğün sebebini bulmak ve onu ortadan kaldırmaya yönelik tedaviler uygulamanın daha doğru olduğunu savunuyor. Saygın profesör, öksürüğe sebep olan esas hastalığın tedavisinin yanı sıra hastalarına bol sıvı almalarını; soludukları havanın nemli olmasını; ıhlamur, ada çayı, nane limon çayları içmelerini ve üzerine biraz zencefil eklenmiş bir tatlı kaşığı bal yemelerini tavsiye ediyor. Küçükusta, balın özellikle küçük çocuklarda çok sık görülen solunum yolları enfeksiyonlarında çok faydalı olduğunu söylerken, bunu hem kendi gözlemlerine dayandırıyor, hem de bunu doğrulayan bilimsel araştırmalar olduğunu belirtiyor.

Ben de hastalıklar konusunda olabildiği ölçüde ilaca başvurmamayı, vücudun kendi doğal savunma sisteminin hastalığı yenmesini mümkün kılacak doğal destekleri kullanmayı tercih edenlerdenim. Bununla birlikte, işin içine öksürük, hele de kuru öksürük girdiği zaman hastalıklar daha yorucu ve rahatsızlık verici bir boyuta geçiyor çünkü deliksiz bir uyku uyumanız pek de mümkün olmuyor. Böyle durumlarda öksürüğü hafifletecek, böylelikle öksürük mağdurunun iyi uyku alarak dinlenmesini sağlayacak ev yapımı ve tamamen doğal bir reçete arayışına girdim. Kapsamlı araştırmalarım sonucunda, bal ve zencefil bazlı, rahatlama sağlayan ve sizlerle tarifini paylaşacağım bitkisel şurubu denemekte karar kıldım.

Doğal ve Bitkisel Öksürük Şurubu Tarifi 

İçindekiler

  • 1 litre şişe suyu
  • 100 gram rendelenmiş zencefil kökü
  • 225 gram papatya çiçeği
  • 30 gram hatmi kökü tozu
  • 15 gram tarçın
  • 60 ml limon suyu
  • 240 ml halis bal

Hazırlanışı

  1. Orta boy bir tencereye suyu ve bitkileri koyun ve yüksek ateşte kaynatın.
  2. Kaynama noktasına gelip fokurdamaya başlayınca kısık ateşe getirin.
  3. Su miktarı yarıya inene kadar karışımı kısık ateşte tutun.(Bitkileri süzdükten sonra yaklaşık 1 bardak sıvıya ihtiyacınız olacak).
  4. Karışımı süzgeçten süzerek bitkileri süzün ve ayırın.(Bitkileri kompost yapmak için kullanabilirsiniz!)
  5. Sıvı karışım hala ılıkken (kaynamıyor olmalı), limon suyu ve balı ekleyip iyice karıştırın.
  6. Sıvı karışımı hava geçirmeyen cam bir kavanoza koyarak buzdolabında 2 ay boyunca saklayabilirsiniz.

Kullanım

Öksürük ortaya çıktığında, hazırladığınız ‘iksir’den çocuklara günde 1 tatlı kaşığı, büyüklere ise 1 yemek kaşığı verebilirsiniz.

Bir çoğumuzun bildiği gibi bal öksürük yatıştırıcı doğal bileşenlere sahip. Zencefil ise yangıya iyi gelen ve balgam söktürücü özellikler taşıyor. Papatya kasları gevşetiyor, böylelikle boğazdaki gıcığı rahatlatıyor, ayrıca dinlendirici bir uyku için de bire bir. Hatmi kökü tüm bitkiler arasında en yüksek oranda göğüs yumuşatıcı, tahriş giderici ve mukoza koruyucu etkiye sahip. Tarçın ise, hem lezzet katmak hem de bağışıklık sistemini desteklemek için şuruba ekleniyor.

Tecrübeyle sabit olduğundan, bu şurubun harika bir ‘iksir’ olduğunu söyleyebilirim :) İçerdiği şifalı bitkiler ve bal sayesinde öksürüğün ve boğaz tahrişinin azalmasına ve kesintisiz bir uyku uyunmasına yardımcı oluyor.

Yalnız, bu şurup bal içerdiğinden ve bal 1 yaş altındaki çocuklar için uygun olmadığından, 1 yaş altı çocuklar için uygun olmadığının altını çizmek isterim.

Peki siz hiç evde öksürük şurubu yaptınız mı? Hangi bitkileri eklediniz? Öksürüğü hafifletmek için ne tür doğal reçeteler kullanıyorsunuz? Aşağıda bizlerle de paylaşırsanız harika olur :)

Bebeğinizle Birlikte Yoga Yapmaya Ne Dersiniz?

Baby_YogaAltı haftalıktan itibaren emekleyene kadar olan dönemde bebeğinizle birlikte yoga yapmak kadar ruhunuza iyi gelecek birşey olabilir mi? Doğum sürecini normalleştirmek, normal doğumu teşvik etmek ve hamileleri korkulardan arındırmak amacıyla hayallerinin peşinden gitmek üzere birlikte yola çıkan iki anne tarafından kurulan ve 2008 yılından beri  Emirgan’da hizmet veren DOUM , anne ve bebek yogası da dahil olmak üzere doğal hamilelik, doğum ve annelik üzerine pek çok eğitim ve etkinliğe ev sahipliği yapıyor.

baby-yoga02Anne ve Bebek Yogası

Bir ebeveyn olarak kendiniz ve çocuğunuz adına doğru kararlar verebilmek için iç sesinizi ve içgüdülerinizi dinlemeniz çok önemli.  Yoga bu iç sesinizle olan bağınızı güçlendirir. Anne ve bebek yogası bebeğinizin gelişimine yardım ederken, sizin de doğum sonrası fiziksel ve zihinsel olarak toparlanmanıza destek verir. Bebek yogası bebeğinizle eğlenceli ve sevgi dolu bir iletişim kurmanın yollarından biridir. Bebeğinizle birlikte yapacağınız pozlar, masaj, ses, şarkı, dokunma, kucaklama ve derin gevşeme içerir. Uygulama sayesinde beden uyarılır ve yapılan esneme hareketleri sonucunda daha derin bir rahatlama yaşanır.

Bebeğinizle birlikte yoga yaparak varoluş ile daha derin bir ilişki kurabilirsiniz.  Bu da iç sesinizi duymak ve farkındalığınızı arttırmak için bir alan yaratır. Bebek yogası bebeğinizle aranızdaki iletişimi geliştirirken bebeğinizin fiziksel bedenini güçlendirir, sindirim, lenf ve sinir sistemi dahil bütün sistemlerini ve duyularını uyarır. Bu sayede bebeğinizin uyku düzeninin gelişmesine yardım eder.

Program:

>DOUM‘da her Çarşamba 11:00-12:00

>Özel dersler – bireysel ve grup, evinizde veya DOUM’da (Hizmet verilen bölgeler: Anadolu Hisarı, Arnavutköy, Emirgan, Etiler, Levent, Kandilli, Maslak, Ortaköy, Rumeli Hisarı, Tarabya, Yeniköy)

DOUM’da ücretler: Tek ders 40TL, 5 ders 180TL (2 ay), 10 ders 320TL (3 ay)

DOUM-Hakkinda2148DOUM Hakkında:

Her ikisi de ateşli birer doğal doğum savunucusu olan iki anne, Nur Sakallı ve Başak Kutlu Atay, doğuma hazırlık eğitmeni ve yoga hocası olduktan sonra, 2008 yılında hamilelik ve doğum üzerinde uzmanlaşmak, bebek bekleyen ailelere eğitim ve destek hizmetleri sunmak ve bu konuda doğal bir yaklaşımla çalışan ve annenin gücüne inanan uzmanları bir araya getirmek için DOUM’u kurmuşlar. DOUM Dünya Sağlık Örgütü’nün Bebek Dostu ve Anne Dostu Girişimlerini destekliyor ve çalışmalarıyla ülkemizde doğum sürecinin normalleşmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Bu Makarnalar Bir Harika Dostum!

1471387_607109009352218_1354794211_nHem bilinçli ve sevgi dolu bir anne, hem de 15 yıl boyunca gıda sektöründe çalışmış bir gıda mühendisi olan akıllı ve becerikli bir kadın, gün gelir de aile beslenmesine daha fazla sebze katmak isterse ne olur diye merak ediyorsanız hemen söyleyeyim. Bu konuya epey kafa yoran kahramanımız Tuğba Bayburtluoğlu’nun aklına bir gün sebzelerin tüm faydalarını, makarnanın tüm besleyiciliği ile birleştirme fikri gelir. Hemen mutfağa girer, evindeki taptaze kerevizleri bir güzel haşlayıp, püre haline getirir, tam buğday unu ile karışıtırıp ev eriştesi yapar. Kerevizin kokusunu evi havalandırıp kaybeder, akşama erişteyi çok soslamadan sofraya koyar. Ve hayal ettiği zafer gelir! Kerevizli eriştesi, baş gurmesi eşi ve minik gurmesi kızı tarafından pek beğenilir.

Evdeki başarısının ardından cesaretini toplayıp kolları sıvayan Tuğba’nın girişimcilik serüveni böyle başlar. Yaşadığı Kırklareli’nde minik bir atölye kurar. En başta undan vazgeçip daha besleyici olduğu için irmik kullanmaya başlar. Yöredeki üreticilerden doğrudan temin ettiği farklı sebzeleri çeşitli oranlarda dener. Hazırlaması zahmetli olabilen kereviz, ıspanak ve brokolide karar kılar. Sebzelerin tadının makarna içerisinde eriyip gideceği en yüksek oranı tutturur. Tadı zenginleştirsin diye bir çimdik tuz koyar. Yüksek oranda sebze içeren ve en kaliteli irmikten ürettiği makarnaları için Makarna Lütfen! markasını seçer. Tuğba’nın amatör bir ruh ama yüksek bir profesyonellikle hazırladığı makarnalarının namı, başta anneler arasında olmak üzere kulaktan kulağa yayılır. Gelen taleplere kulak veren Tuğba, deneyen herkesin çok beğenmesi ve mutlaka piyasaya çıkarmasını tavsiye etmesi üzerine sebzeli tam buğday makarna serisini de ürün gamına katar.

1403120_609441425785643_1958268234_oÖnceleri e-posta ve Facebook üzerinden sipariş alan Tuğba, bir süreden beri o leziz ve sağlıklı makarnalarını internetteki “dükkanından” tüketicilere sunuyor. Siparişleri bizzat elleriyle hazırlayan, paketleyen, faturaları kendi kesen Tuğba’nın paketleri en geç iki gün içinde sahiplerine ulaşıyor.

Küçük gurmem Batu’nun bizzat test edip onayladığı, tabak tabak yediği Makarna Lütfen! zaman içinde yavaş yavaş çeşitleniyor ve Türkiye’de görülmemiş genişlikte bir ürün yelpazesine kavuşuyor. Tamamen geleneksel usüllerle ve tümü doğal içeriklerle hazırlanan kereviz, ıspanak, brokolili, sebzeli-tam buğdaylı çeşitlerinin yanına, bir çoğu eşi benzeri görülmemiş olan ısırganotlu, pırasalı, kestane kabaklı, beyaz peynirli, domatesli, pancarlı ve siyah havuçlu, yer elmalı, karnabaharlı, karalahanalı, pazılı makarnalar ekleniyor.

Tuğba, internet dükkanını açtıktan kısa süre sonra, Türkiye’de bir ilk sayılabilecek makarnalarının yanı sıra, gıda sektöründe beraber çalışma fırsatını yakaladığı adil ve iyi ürün sunan üretici dostlarının da ürünlerini paylaşmaya karar verir. Sos ve zeytinyağlarının yanına baharatlar, sebze karışımları ile kullanımı denenmiş ve onaylanmış mutfak aletleri ve tarifleri denenmiş kitapları da sunmaya başlar.

Ben yakın zamanda yaptığım son alışverişimde çeşit çeşit sebzeli makarna, anne usulü köfte harcı, tam buğdaylı arpa şehriye gibi ürünlerin yanı sıra, yeni çıktığını fark ettiğim ‘Bebek Tarhanası’nı da sepetime attım. İç Anadolu’nun buğdaylı ve bol yoğurtlu beyaz tarhanasının tarifini annesi memleketi Eskişehir’e gittiğinde ustalarından almasını rica etmiş. Hiç tuz, baharat ya da aromatik ot koymadan bebekler yiyebilsin diyerek üretmiş. İçine fazladan buğday ruşeymi eklemiş ki ruşeym buğdayın beyni. Tohumun geleceğe kalabilmesi için bol protein, kıymetli yağlar ve vitaminler (özellikle E vitamini) içeriyor. Tarhanayı bebişlerin boğazına takılmasın ve anneler için hazırlaması kolay olsun diye incecik öğütmüş. Gerçekten muhteşem bir ürün yaratmış Tuğba.

Sadece bebek tarhanası değil, yaratmış olduğu birbirinden özgün, birbirinden lezzetli ve sağlıklı ürünler için eline, emeğine, yüreğine sağlık Tuğba! Yüz yüze hiç tanışmadığım ama yürekten sevdiğim şahane dostum :)

Bu güzel gönüllü insanı biraz daha yakından tanımak isteyen okuyucularım daha önce yayınladığım  Gıda Mühendisi Tuğba Bayburtluoğlu ile Organik Sektörü Üzerine Samimi Bir Söyleşi yazımı okuyabilirler.

Bol sebzeli, bol makarnalı günler dilerim herkese!

Terra Madre – Toprak Ana Günü Coşkuyla Kutlanıyor!

slow-food-story-berlin-festival-2013-closeToprak Ana’nın bereketine, tohumuna, suyuna, havasına şükran günü yaklaşıyor…Geleneksel yemeklerin çeşitliliği ve yiyeceklerin geleneksel yöntemlerle üretimi üzerine farkındalık yaratmak ve gelecek nesillere daha sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmak amacıyla Slow Food üyeleri her yıl 10 Aralık gününü Terra Madre – Toprak Ana günü olarak kutluyor. Toprağa değerini veren üreticileri, ürünleri tanıtıyor. Doğayı, toprağı, çiftçiyi baştacı eden, yiğidin hakkını yiğide veren bir felsefenin ürünü olan Toprak Ana Günü, Slowfood’un önderliğinde ülkemizde de çeşitli etkinliklerl kutlanıyor bu haftasonu.

Slow Food Hareketinin Hikayesi

İlk etkinlik Stefano Sardo’nun yönettiği, 2013 yapımı ve izlemesi pek bir keyifli dökümanter: ” Slow Food Story – un documentario

“Carlo Petrini 1986 yılında İtalya’da ArciGola adıyla bir gastronomik dernek kurdu ve üç yıl sonra Paris’te, hazır ve hızlı diye niteleyebileceğimiz yeni usul, endüstriyel ve geleneği olmayan gıdaya karşı Uluslararası Slow Food direniş hareketini başlattı. Şimdi 150 ülkeyi kapsayan ve gastronomik bağlamda hepimizi dönüşten bir hareket bu. Slow Food Story bir grup arkadaşıyla Carlin’in öyküsünü anlatıyor. Bu hikayede yolculuklar, alınan riskler, üretimhaneler, tarlalar, restoranlar, şarap ve yeniden keşfedilen köylü ayinlerinin yanı sıra politik tutkuların yansımaları var. Ama en önemlisi, film, kültürel devrimlerin nasıl da keyifle, şen şakrak yaşama geçebildiğini gösteriyor.”

Ne zaman: 7 Aralık 2013 Cumartesi, Saat: 11:00

Nerede: SALT Beyoğlu, İstiklal Caddesi No:136

Bizi Biz Yapan Gıdamız: Buğday, Zeytin, Üzüm ve Balık

Günün ikinci etkinliği içerisinde bir maya takası ve ekmek sohbeti de sakladığımız bir dizi sunum ;) İlk sunum üzüme dair ve Levon Bağış’tan.. bir coğrafyada pek çok farklı kültürün üzüm ile muhabbeti ve üzümün de bu süreçteki tüm serüveni….İkinci sunum zeytine dair ve Zeynep Kürşat Alumur’dan.. ölmez ağacına sahip oldum sanan insan, insanın yaşam süresini aşan bir ağaç, doğa, bereket ve insanın altını meyvenin yağında mı, toprağın altında mı, nerede aradığının sorgusu..Üçüncü sunum Defne Koryürek’ten ve balığa dair.. avcı toplayıcılıktan yerleşik kültüre geçiş, bereketin yerini alan verimlilik, kutsallığı kaybeden medeniyet ve gıdanın endüstriyelleşmesi sürecinde insan ve balığın, müştereki olan doğa ile ilişkileri..Dördüncü ve son sunum ise buğdaya dair ve Oya Ayman’dan.. ehlileşen, dönüşen, yapı taşları teker teker ayrıştırılıp karlı kılınan, sahiplenilen, sakınılan tek bir tohumun insanın kurduğu “medeniyet” bağlamında serüveni..

Ayrıca, bu sunumların bir köşesinde Şemsa Denizsel’in imalatı 150 kavanozcuk ekşi ekmek mayası da takas ediyor olacak! Dolayısıyla gelirken beraberinizde “bir mutfak sırrı”, “küçük bir anneanne bilgisi” ya da “unutulacak, aman anlatayım” diyeceğiniz gıdamıza dair bir hikaye, bir bilgi olsun. Zira siz ekşi mayanızla bilginizi takas ederken ortak muhabbet geleceğin güvencesi bir berekete dönüşecek!

Ne zaman: 7 Aralık 2013 Cumartesi, Saat: 13:00-15:00 arası

Nerede: SALT Beyoğlu, İstiklal Caddesi No:136

Şişli %100 Ekolojik Pazarı’nda Aşure Dağıtılacak

Slow Food’un doğum günü kabul edilen Toprak Ana Günü kutlamaları kapsamında bu yıl Şişli %100 Ekolojik Pazarı’nda aşure pişirilecek ve tüm toprak dostlarına dağıtılacak. Türkiye’nin dört bir köşesindeki üreticilerden getirilen meyve, baklagil ve tohumlarla aşuremizi çevirir, hep birlikte pişer ve pişirirken sohbetimiz gıdamız, gıdamıza sağlık veren eller ve binlerce yılın kadınlarının bilgisi, görgüsü olsun!” diyen Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar lideri Defne Koryürek, İstanbul, Şişli %100 Ekolojik Pazarı’nda bir araya gelecek tüm katılımcılardan beraberlerinde “mutfak dolusu anne, büyükanne hikayesi” getirmelerini istiyor.

Ne zaman: 7 Aralık 2013 Cumartesi

Nerede: Şişli %100 Ekolojik Pazarı

Ermeni, Rum, Sefarad Yemekleri

TMD_AFIS_2013  sonnBu sene Toprak Ana Günü’nün kutlanacağı başka bir yer ise Balat Kültür Evi. Bu özel gün Ermeni, Rum ve Sefarad mutfağı ile, açık masa yemekler, tarifler ve anılar eşliğinde kutlanacak.

Ne zaman: 8 Aralık 2013 Pazar, Saat: 14.30-17.30 arası

Nerede: Balat Kültür Evi

Geleneksel Tarhana Yapımı ve Tadımı

Fikir Sahibi Damaklar’a el verip kazanı iki tur olsun karıştırmaya, toprağa, tohuma şükran ifade etmeye ve paylaşmaya…
Slow Food Balkon Bahçeleri konviviyumu (konviviyum lideri Leyla Kabasakal) ve İstanbul Permakültür Kolektifi ata değerlerimizden, her eve, yöreye göre değişen tariflerle yapılan tarhanamız ile bu günü kutlayacak. Leyla Hanım’ın daveti çok içten ve sıcak : “Sizlerin de bir tarhana tarifi varsa yapılışına dair, yörenize dair, yanınıza alın ve gelin, bir yandan çorbamızı içerken, bir yandan da sohbet edelim, tarifleri konuşalım, biz tarhanamızı nasıl yaptık anlatalım.”

Ne zaman: 8 Aralık 2013 Pazar, Saat 14:00 – 16:00 arası

Nerede: Halka Sanat Projesi, Moda- Kadıköy

1458431_256084171215656_1577472506_n

Istanbul’da olup, bu haftasonunu her zamankinden farklı geçirmek isteyenlerin birbirinden güzel bu aktivitelerden en az birine katılabilmesi dileği ile…Toprak Ana Günü’nüz kutlu olsun!

Çocuğunuz İçin %100 Doğal, Ev Yapımı Diş Macunu

Doğal diş macunu yapımıGünümüzde çocuklar için geliştirildiği söylenenler de dahil olmak üzere, marketlerden alınan çoğu diş macunu florür, şeker, yapay tatlandırıcılar, yapay renk vericiler gibi birçok kimyasal ve zararlı madde içeriyor.

Özellikle de, diş çürüğünü engellediği gerekçesiyle çocuklar için üretilen diş macunlarında da yer alan ‘sodyum florür’ maddesi aslında son derece zehirli bir kimyasal ve doğada bulunan flor gibi doğal özelliklere sahip olmadığı için birden çok zararı bulunuyor. Kanserojen olan bu kimyasal maddenin çocuklarda zeka geriliğine yol açtığı, bağışıklık sistemini çökerttiği, enfeksiyonlara karşı direnci düşürdüğü, üreme sistemine zarar verdiği ve kalıcı dişlerin çıkmasını geciktirdiği bazı uzmanlar tarafından belirtiliyor.

Sizinle paylaşacağım basit formülle bundan sonra kendi diş macununuzu kendiniz yapabilir, ev yapımı ve %100 doğal içeriklerden oluşan bu macunu gönül rahatlığı ile hem kendiniz , hem de çocuğunuz için kullanabilirsiniz.

İhtiyacınız olan malzemeler şunlar:

  • 3 yemek kaşığı karbonat
  • 3 yemek kaşığı hindistancevizi yağı
  • 15-20 damla nane (peppermint) yağı

Tüm malzemeyi küçük bir kasenin içinde bir kaşık yardımıyla iyice karıştırın, homojen bir kıvam elde edince, elde ettiğiniz macunu kapaklı cam bir kavanoza aktarın.

Doğal dişmacununuzun bazını oluşturan karbonat ağızdaki doğal pH dengesinin korunmasını ve dişlerin beyazlaştırılmasını sağlar. Hindistan cevizi yağı hem hoş bir tat, hem de kıvam verir. Nane yağı ise nefesin tazelenmesine, sinüslerin açılmasına yardımcı olurken aynı zamanda bakterileri öldürücü özelliğe sahiptir. Kullanacağınız uçucu yağ miktarını zevkinize göre ayarlayabilir, nane yağı yerine ya da onunla birlikte limon, karanfil, çay ağacı, zencefil gibi farklı uçucu yağları tercih edebilirsiniz. Arifoğlu benim güvendiğim, konusunun uzmanı bir marka, onlarca çeşitteki uçucu bitkisel yağları online olarak buradan satın alabilirsiniz. Son olarak, eğer biraz daha tatlı bir macun elde etmek istiyorsanız bu karşımın içine 2 çay kaşığı stevya ekleyebilirsiniz.

Yapımı son derece kolay olan doğal diş macunu işini ben çok sevdim, umarım siz de seversiniz!

Doğal Diş Macunu

Gıda Endüstrisini Sarsan ‘Food Matters’ Belgeselini 10 Aralık’a Kadar Ücretsiz İzleyin!

Food Mattersİlgi ve keyifle takip ettiğim, çoğu zaman ilham aldığım portalların başında gelir “Food Matters”. Ne yerseniz osunuz felsefesinden yola çıkarak, gıda endüstrisi hakkındaki bütün sevimsiz gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyan James Colquhoun ve Laurentine ten Bosch, “Food Matters” belgeselinde, bir çok hatırısayılır uzmanın ağzından, aslında tüm modern çağ hastalıklarının işlenmiş gıdalardan kaynaklandığını savunuyor.

Modern tıbbın kurucusu Hipokrat’ın “Gıdanız ilacınız, ilacınız gıdanız olsun” sözleriyle açılıyor film. Bu sarsıcı belgeselde, bir yandan işlemden geçirilerek içleri boşaltılmış, doğallığını yitirmiş, kimyasallarla yüklenmiş gıdaların günümüz hastalıklarının temel kaynağı olduğu söylenirken, diğer yandan insan vücudunun sonsuz bir kendini iyileştirme kapasitesine sahip olduğu ve bu yıkıcı döngüyü yıkabilecek gücü içimizde taşıdığımız mesajı verilerek umut aşılanıyor.

  • Gıdaları nasıl tedavi amaçlı kullanabiliriz?
  • Vitamin takviyeleri gerçekten işe yarıyor mu?
  • Organik ürünler daha mı iyi?
  • Gıdalarımız ne kadar güvenli?
  • Kolesterolu düşürmek için doğal tedaviler
  • Endişe ve depresyona iyi gelen gıdalar
  • Kanser için doğal terapiler
  • Hangi ilaçlar faydadan çok zarar getirir?
  • Detoks yapmanın, kilo vermenin ve korumanın en iyi yolları

Bugüne kadar 24.95 $’lık bir fiyat karşılığında izlenilebilen belgesel 1-10 Aralık tarihlerinde ücretsiz olarak bu linkten izlenebilcek. İngilizce bilen okuyucularıma kaçırmamalarını tavsiye ederim!

 

Yoksa Siz Hala Mikrodalga Fırın Kullanıyor Musunuz?

kaynak: http://www.emfnews.org

7. Gün: Sol tarafta mikrodalgadan geçmiş suyun etkisi görülüyor

Bundan yıllar önce çalıştığım şirketteki yöneticim Amerika’da uzun yıllarca yaşamış biriydi ve bir sohbet sırasında kahvesini daima mikrodalga fırında hazırladığını söylediğinde ben küçük çaplı bir şok geçirmiştim. Geçirdiğim şoku hayretle karşılayan o zat, böyle enteresan bir kahve hazırlama şeklini ilk defa duymuş olmam ve yadırgamamdan dolayı beni adeta cehalet içinde olmakla ve tutucu bir yaklaşım sergilemekle yaftalamıştı. Kim ne derse ve ne düşünürse düşünsün, umurumda değildi. Ne anne-babamın evinde, ne de evlendikten sonraki evimde hiç mikrodalga fırın olmadı, hiç istemedim, eksikliğini hiç hissetmedim. Daha “organik anneliğe” soyunmamış olduğum zamanlarda dahi içimden bir ses bu keşfin hiç de sağlıklı bir şey olmadığını söylüyordu çünkü bana. Haksız değilmişim. Zira, mikrodalga fırınların sağlığa zararlı olduğu çeşitli araştırmalar tarafından kanıtlandı.

Konuya önce kısa bir tarihçe ile başlayalım: İlk mikrodalga fırın 1947′de mutfak eşyaları üreticisi olan Raytheon şirketince “Radarange” adıyla kamuoyuna duyurulmuş olsa da, gerek fiyatının çok yüksek oluşu gerekse büyükçe bir buzdolabı boyutlarında olması nedeniyle ticari olarak pek ilgi görmemiş. İlgi görmemeye devam etseymiş daha isabetli olurmuş, ama ne var ki, evlerde kullanılan ilk mikrodalga fırınlar, 25 Ekim 1955′te Tappan şirketi tarafından satışa çıkarılmış ve sundukları kolaylık sebebiyle özellikle 1970′lerde giderek yaygınlaşmışlar. Yaptıkları bilimsel araştırmalar sonucu bu icadın pek de masumane olmadığını düşünen Ruslar, 1976 yılında mikrodalga fırınları yasaklamış. Bu yasak Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında kaldırılmış (kapitalizmin sevimsiz bir zaferi diyelim). Günümüzde ise, başta evlerin %90′ında mikrodalga fırın bulunan Amerika olmak üzere bir çok gelişmiş ülkede yaygın olarak kullanılıyor mikrodalga fırınlar. Ülkemizde ise, hanelerde olmasa dahi, büfe, kafe ve restoranların bir çoğunda sıklıkla kullanılıyor kerameti kendinden menkul bu gereçler…

Mikrodalga Fırınlar Gıdaların Doğal Yapısını Bozuyor

Mikrodalgalar ışık hızında hareket eden, çok kısa dalga boyuna sahip elektromagnetik bir enerjidir. Temelde bu fırınların yaptığı şey,  ince ve çok keskin bir enerji dalgası üreterek fırının içindeki besini bombardımana tabi tutmak ve kutupsal moleküllerin de aynı frekansta, saniyenin milyonda biri bir zamanda dönmelerini sağlamaktır. Bütün bu aktivite yemeğin ısınmasını sağlayan moleküler bir sürtünmedir. Araştırmalara göre, bu alışılmadık ısıtma şekli çevredeki moleküllere zarar veriyor, onları parçalara ayırıyor ve deforme ediyor ve böylelikle yiyeceğin fiziksel yapısını değiştiriyor.  Işınlama süreci moleküler yapıyı kırıyor ve yeni kimyasal setler yaratıyor. Bu kimyasallar içinde benzen (böcek ilacı yapımında kullanılan madde), formaldehit (cansız insan bedenlerini korumak için kullanılan sıvı), mutagenler (hücre mutasyonuna sebep olan maddeler) ve kanserojenler (kansere sebep olan maddeler) gibi maddeler sayılıyor.

Mikrodalgalar Bebek Gıdaları İçin Zararlıdır

bebek mamasıTürkiye’de böyle bir şey yapan çıkar mı bilmiyorum ama Amerika’daki bazı saygın hastanelerin yenidoğan bölümlerinde dondurulmuş anne sütünü çözmek ve ısıtmak için mikrodalga ısıtıcılar kullanıldığı düşünülürse bu konuya değinmekte fayda var. Bebek gıdalarını, anne sütünü ya da formül sütü mikrodalga fırında ısıtmak son derece sağlıksız, hatta zararlı olabilir. 1989 yılında Minnesota Üniversitesi bir radyo anonsuyla anne babaları bu konuda uyarmıştı. Biberon dıştan ılık hissedildiği için, içindeki sütün gerektiğinden fazla ısıtıldığı fark edilemez ve süt bebeğin ağzını ve gırtlağını yakabilir, dahası, biberonun içinde hapsolan buhar, mikrodalgalara maruz kalmış gazlar sebebiyle biberonun patlamasına sebep olabilir. Ayrıca, mikrodalgalar sütün ya da bebek gıdasının moleküler yapısını değiştirerek hayati önem taşıyan besin maddelerini tahrip ederler, vitamin kaybına yol açabilir.

İki tıp doktoru, Dallas’tan Richard Quan ve Stanford Üniversitesi’ne bağlı çalışan John A. Kerner’in başı çektiği ve 1992 yılında bilimsel nitelikli bir yayın olan The Journal of Pediatrics’te yayınlanan araştırma da benzer sonuçlardan söz ediyor. 37 derecenin üzerindeki bir ısıda, mikrodalga kullanılarak ısıtılan anne sütünde bebeğin bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayan canlı hücreler (antikorlar) büyük ölçüde yok oluyor, ısı 72 derece üzerine çıktığında ise antikor kaybı %96′ya ulaşıyor. Siz siz olun, bebeğinizin sütünü ya da mamasını mikrodalgada ısıtmayı aklınızdan dahi geçirmeyin ve annenizin yaptığı gibi biberonu sıcak suya tutarak bebeğinizin sütünü ısıtmaya devam edin.

Mikrodalgalar Kanınızı Tahrip Edebilir

Mikrodalgalarla ilgili şok edici bir gelişme de, 1989 yılında Oklahoma’daki Hillcrest Medical Center adlı bir hastanede, bir hemşirenin kan nakli yapılacak Norma Levitt isimli bir hasta için gerekli olan kanı mikrodalgada ısıtması ile yaşandı. Mikrodalgada ısıtılan kanın nakledilmesinden dakikalar sonra hasta hayatını kaybetti. Bu üzücü olay sonrasında, kanı bu şekilde ısıtmanın kandaki alyuvarları yok ettiği ve dolayısıyla hemolize (kan erimesi) yol açarak yüksek miktarda potasyumu açığa çıkardığı ortaya çıktı. Kandaki potasyum miktarının aşırı yükselmesinin genellikle ölüme yol açtığı biliniyor.

Mikrodalgalar Kandaki Hemoglobini Azaltıyor, Kolesterol Dengesini Bozuyor

İsviçreli bir gıda mühendisi olan Dr. Hans Ulrich Hertel’in Lozan Üniversitesi’nde profesör olan Dr. Bernard H. Blanc ile mikrodalgaların insan sağlığı için neden zararlı olabileceğini kanıtlamak üzere birlikte yürüttüğü ve sonuçlarını 1991 yılında yayınladığı araştırma büyük yankı uyandırdı.

8 gönüllünün katıldığı bu araştırmada, mikrodalgalarla ısıtılmış süt ve sebzeleri yiyen deneklerin kanında önemli değişiklikler olduğu gözlemlendi. Aynı gıdanın farklı yöntemlerle pişirilerek tüketilmesi insan kanında farklı etkiler yarattı. Denekler, mikrodalga kullanılarak pişirilen yemekler yediğinde kanlarındaki hemoglobin düşerken (kansızlık belirtisi) , HDL (iyi kolesterol) seviyesi de azaldı ve böylelikle kanlarındaki HDL (iyi kolesterol)-LDL (kötü kolesterol) oranı da daha sağlıksız bir seviyeye gerilemiş oldu. Ayrıca vücuda bağışıklık kazandıran akyuvarların azaldığı, vücuttaki toksik madde oranı arttığında artış gösteren lökosit oranının ise yükseldiği gözlemlendi.

Bu sonuçlara dayanarak, Hertel & Blanc, mikrodalga ile pişirilen gıdaların konvansiyonel metodlarla pişirilen gıdalarla karşılaştırıldığında insan sağlığı üzerinde büyük risk oluşturduğunu, mikrodalganın insan kanında kanserin yol açtığı etkilere benzer etkilere yol açtığını açıkladı. İsviçreli güçlü bir ticari birlik olan ve elektronik ev gereçleri üreticilerini temsil eden FEA, bu sonuçların endüstri üzerindeki etkilerini öngörerek mahkeme kararıyla sonuçların paylaşılmasını yasaklattı. Araştırmasının arkasında duran Dr. Hertel, büyük bir hukuk mücadelesi sonucunda 1998 yılında bu yasağı kaldırttı.

Mikrodalgada Pişirilmiş Gıdalar Kansere Yol Açıyor Olabilir

ORGANIC PRODUCEDoktoralı bir kimyager, ünlü bir beslenme uzmanı ve enzim terapisti olan Dr. Lita Lee 1991 yılında yayınladığı “Mikrodalga Radyasyonun Sağlık Üzerindeki Etkileri” isimli kitabında her mikrodalga fırının elektromagnetik dalgalar sızdırdığını, gıdalara zarar verdiğini ve içlerinde pişen gıdaları tehlik saçan, organları zehirleyen, kansere yol açan maddelere dönüştürdüğünü savunuyor.

Bu konudaki diğer çarpıcı araştırmalar zinciri Ruslar tarafından yapıldı. Araştırmada, teste tabi tutulan tüm besinlerde kanserojen maddeler oluştu. Üstelik hiçbir gıda normal şartlarda pişirilirken, ısıtılırken ya da buzu çözülürken maruz kalacağı mikrodalgadan daha fazla bir seviyeye maruz bırakılmamıştı. Portland, Oregon’da yerleşik olan Atlantis Rising Educational Center Rusların bu araştırmalarını özetleyen bir yazı yayınladı. İşte bazı önemli bulgular:

  • Mikrodalgada pişirilen etlerde iyi bilinen bir kanserojen maddesi olan d-Nitrosodienthanolamines oluştu
  • Süt ve tahılların mikrodalgaya maruz kalması, içlerindeki bazı amino asitlerin kanserojen maddelere dönüşmelerine yol açtı
  • Donmuş meyvelerin mikrodalga fırında çözdürülmesi içlerindeki glucoside ve galactoside maddelerini kanserojenlere dönüştürdü
  • Çiğ, pişmiş ya da donmuş sebzelerin çok kısa süreli mikrodalgaya tutulmaları dahi yapılarında bulunan bitkisel alkaloidlerin kanserojen maddelere dönüşmesine yol açtı
  • Mikrodalgada pişirilmiş bitkilerin, özellikle de kök sebzelerin besin değerlerinin azalmasının yanı sıra bu sebzelerde kansere sebep olan serbest radikaller oluştu.

Riske Değer Mi?

Mikrodalgaların sağlığa zararlı olduğunu söyleyenlerin yanında şüphesiz ki bunun tam tersini söyleyen bir cephe de var, ki ben bunu biraz 20-25 sene önceki sigara tartışmalarına benzetiyorum. Bu yüzden de mikrodalgaların sağlıklı olup olmadığı ile ilgili bu kadar güçlü şüphenin olduğu, hayatımızın zaten bir sürü elektromagnetik dalga yayan cihazlarla kuşatıldığı bir dünyada ben mikrodalgaları veto etme hakkımı kullanıyorum. Zaten “Organik Anne” olarak mikrodalgalara geçit vermem düşünülemezdi, değil mi ;)

Siz de araştırın, soruşturun, karşılaştırın, ama en önemlisi de, içinizden gelen sesi dinleyin ve kendi kararınızı kendiniz verin!

Zaman Su Gibi Akıp Geçti…

En son blog yazımı yazmamın üzerinden neredeyse 10 ay geçmiş…Çalışma hayatına ara verdiğim bir dönemde yazmaya başlamış olduğum yazılarım, çalışma hayatına yaptığım hızlı geri dönüş ile sekteye uğradı ve 2013 yılında sadece bir yazı yazabildim, o da Ocak ayında. Görüşemediğimiz bu dönemde çok şey oldu şüphesiz, katıldığımız oyun grupları Batu’yu kesmemeye başlayınca küçük oğlum 2 yaşını doldurduktan sadece bir kaç ay sonra yuvaya başladı. Küçük kahramanım ‘okullu’ olduktan sonra bebeklikten çocukluğa doğru emin adımlarla ilerledi. Yeme-içme alışkanlıkları zaman içinde değişti, yediğini yemez, yemediğini hiç yemez oldu :) Bu yaz, Batu 2,5 yaşındayken tuvalet eğitimini kazasız belasız tamamladık. Bütün bir yazı denize bir defa bile girmeyişinin bana yaşattığı hezeyanla kış başlarken onu yüzme derslerine yazdırdım. İlk derste havuza girmemek için koltukların altına saklanırken, haftalar geçtikçe güle oynaya suya atlar oldu.

Kendi seçimlerini yapmaya başlayan, kendini her geçen gün daha iyi ifade eden, herşeyden önemlisi, hiç beklemediğim bir anda ilk kez ‘Anne…seni çok seviyorum’ diyerek kalbimi fetheden bu tatlı yaratık ile her geçen gün başlı başına bir maceraydı.  Bu arada organik annelik alanında da çok konu birikti tabii!

Önümüzdeki dönemde, geçtiğimiz ayların açığını kapatarak, yepyeni içerikler, haberler, maceralar ile kaldığımız yerden devam edeceğiz. Geçtiğimiz 10 ay boyunca sabırla yazı yazmamı bekleyen, beni terk etmeyen siz değerli okuyucularıma teşekkür ediyor, yayınlamakta ve cevaplamakta geciktiğim yorum ve sorularınız için affınıza sığınıyorum. Geriye dönük olarak her bir soruya cevap vereceğim en kısa sürede!

Sıradanlığa Meydan Okuyan Bir ‘Tasarım’ Markası: PetitSomething

Bogi Fare PetitSomething markasının ilk ve en özel üyesi

Bogi Fare PetitSomething markasının ilk ve en özel üyesi

Eğer bebeğiniz ya da çocuğunuz için sıradan, basmakalıp, ruhu olmayan kıyafetler, eşyalar ve oyuncaklardan sıkıldıysanız PetitSomething’in yalın, minimal, özgün ve naif tasarımları tam size göre olabilir. Yaklaşık iki yıl önce, sıradan bir Pazar günü, Sertan Özant ve Bilge Kalfa ‘Ne yapsak da hayatımıza biraz oyun ve eğlence katsak’ diye düşünürlerken, Sertan kendini oracıkta kumaştan bir fare yaparken bulur. Bu sevimli fareye bayılan Bilge, ismini Bogi koydukları ve sonradan maskotları olacak olan bu oyuncağı sosyal medya üzerinden arkadaşlarıyla paylaşır. Herkesin Bogi’yi beğenmesiyle birlikte , tasarım ikilisi, zamanla yeni oyuncaklar, yakınlarının bebekleri için de zıbınlar, tulumlar, battaniyeler yapar hale gelmiş. Arkadaşlarıyla paylaşmak için açtıkları bloga siparişler gelmeye başlayınca, ekibe harika dikiş teknikleriyle Nesrin Özant katılmış ve PetitSomething ortaya çıkmış.

İkilinin hayalgücü ve yetenekleriyle hayat bulan, tamamen el yapımı, birbirinden sevimli PetitSomething tasarımlarının ünü hızlı bir şekilde yayılmış. Sertan Özant ve Bilge Kalfa İskandinav tasarım akımının etkilerini taşıyan, oyuncaktan pikeye, perdeden mobilyaya, zıbından bereye, bebek odası dekorasyonundan sevimli tulumlara ve isme özel bebek patiklerine kadar farklı çeşitlerde tasarımları birlikte hayata geçiriyorlar. Battaniyeleri hikayeleri olan bir resim gibi düşünürken, oyuncaklarda az çizgiyle çok şey anlatmaya çalışıyorlar. Tulumların her biri elde çiziliyor, bir çok ürüne nakış yapılıyor. Bir eskiz en iyi hangi malzeme, hangi dikiş ve kalıpla ortaya çıkar, ürüne dönüşür, nasıl bir ambalajla alıcısına ulaşır gibi sorulara en iyi çözümleri bulabilmek için sürekli kafa yoruyorlar. Bebekler için tasarlarken, bebeğe temas eden yüzeylerin pamuk ya da bambu gibi doğal malzemelerden üretilmesine özen gösteriyorlar. Yumuşaklık, renk gibi şeylere de önem vermekle birlikte en çok özgün, yaratırken eğlendikleri, annelerin de çocukların da mutlu olacakları, evladiyelik bir şeyler ortaya çıkarmaya çabalıyorlar.

Maharetli tasarımcılar 2013 koleksiyonuna çocuklar için tekstil tasarımlarının yanı sıra mobilya tasarımları da eklemeyi düşünüyor. Daha önceki yıllardaki gibi PetitSomething ürünleri Bilstore ve Beymen mağazalarında ve markanın kendi websitesinde satışta olacak. Markanın ünü ise ülke sınırlarını çoktan aşmış durumda. Belçika ve Fransa’da bir kaç butikte yer alacak olan PetitSomething Clutter Magazine tarafından düzenlenen Designer Toy Awards 2012 (Tasarım Oyuncak Ödülleri) yarışmasında ‘Yılın Markası’ kategorisinde aday gösterilmiş.

Ne diyebilirim ki? Bir anne gözüyle de, bir pazarlama profesyoneli gözüyle de bu çocuk ruhlu markaya, hikayesine ve tasarımlarına ba-yıl-dım!

IMG_1913_edt_cc_shrp_650

Robi ve Didi elele!

Her bir oyuncak elde dikiliyor

Her bir oyuncak elde dikiliyor

Ayıcık uyku tulumu pek sevimli:)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 3.543 takipçiye katılın